Yazılarım

İlham Veren Hesaplar (Youtube,Instagram)

Herkese Merhaba

Bugün sizlerle takip etmekten zevk aldığım bazı hesapları paylaşacağım. Bu hesaplar benim gerçekten severek takip ettiğim ve insana birçok şey kattığına inandığım hesaplar… Umarım sizler de seversiniz. Elimden geldiğince hesapları neden sevdiğimi açıklamaya çalışacağım ama bir insanı neden sevdiğimizin açıklaması neden olur onu da pek bilmiyorum… Neyse siz beni anladınız diyerek hesaplara geçiyorum…

YouTube

Cansu Dengey  Acar  – Kanali kozmetik ve lifestyle olarak geçen bu youtuberımızı tanımayan yoktur ama ben yine de söylemek istedim.Oldukça samimi ve sizi alışveriş çılgınlığına itmeyen bir youtuber… Gerçekten bu işi insanlara ve kendine bir şeyler katmak için yapıyor.

Ece Targıt – İlk zamanlarından beri takip ettiğim bir youtuberımız Ece… Gezileri olsun motivasyonları olsun gerçekten insana bir şeyler katıyor. Bunun dışında eğitimi ve bilgisiyle de söylediklerinin boş olmadığını anlıyoruz. Bir çok kanala göre Ece de Cansu’da olduğu gibi insanlara alışveriş ve popülarite sunmak yerine kaliteli yaşam sunuyor…

Filme Gitmeden Önce – Bu kanalı bu listeye eklememe biraz şaşırsam da seviyorum sanırım. Yani bazı yorumlarını sevmiyorum hatta çoğu zaman neden böyle düşünüyor desem de filmler adına güncel yorumlarda bulunması hoşuma gidiyor. Hani sıkı bir fanım diyemem…

Ilgın Özgan – En sevdiğim kanal kesinlikle Ilgın’a ait… Kanalına tam bi sıfat koyamam ama içerikleri her daim hoşuma gidiyor. Tanışma ve arkadaş olma fırsatım olsa kesinlikle Ilgın ile dost olmak isterdim.

Jordan Clark  – Kırtasiye ürünlerine ve mektuplaşmaya meraklı bir birey iseniz bu kanala da hayran kalacağınıza eminim. Minimal düzeni ve bohem havasına da ayrıca hayran olduğumu söyleyebilirim.

Konuşan Kitap – Kitapları ses dosyaları haline getiren bu kanala cidden bayılıyorum. Ben evde iş yaparken ses isteyen insanlardanım ve bazen müzik dinlemek yerine bu tür şeyleri tercih ediyorum. Gerçekten oldukça faydalı ve görme sorunu olan bireyler için de çok faydalı bir kanal. Kesinlikle  başarısı artsın ve daha çok esere ulaşsın diye bile takip edilebilir.

Martina Sergi – Yoga videoları çeken bir kadın kendisi ve kanalını ben Instagram hesabı sayesinde keşfettim. Evde deniyorum oldukça da güzel.

Melisa Geliş – En sevdiğim kanallar listesinde ikinci sırada olan bir kanal bu. Melisa’nın yaşadığı deneyimi ve nasıl daha ekolojik daha minimal olduğunu adım adım gördüğümüz bu kanalda… Kendi değişimimi bulduğumu söyleyebilirim. Gerçekten ama gerçekten bana en ilham veren kanallardan biridir. Ki kendisiyle de çoğu zaman konuşurum. Mesaj atıp sorduğunuz zaman sizinle konuşan , yol gösteren çok tatlı bir kadın ♥

Bu arada kendine bir blog da açtı ve oradaki yazılarına da göz atmalısınız. Minimal hayatına dair yazısı muazzam.

Instagram

Ayşe Köroğlu – Böyle diyince biraz komik olacak ama bu kadının ciddi anlamda sapığıyım! Instagram bildirimlerimin açık olduğu tek kişi Ayşe Hanım. Kelimelerle anlatılamayacak doğal , güzel kısacası evrenin en harika kadını. Resmen kendime idol edindim.

Aristotelian  – Bu hesap Helena adında bir felsefe öğrencisine ait. Helena’nın kullanıcı adındaki Aristoteles’i görür görmez kendisine mesaj atıp tanışmıştım. Ve hala yakınız. Mesajlaşıyoruz,konuşuyoruz ve en önemlisi harika bir kitap zevki var. Hesabı oldukça ilham verici!

Benim severek takip ettiğim hesaplar bu kadardı umarım sizler de seversiniz. Tavsiye etmek istediğiniz öneriler var ise açığım.

Sevgiler Öz.

Kendimde Neleri Değiştirdim…

Herkesin hayatında pes edip kaçmak istediği bir evre vardır. Böyle herkesten her şeyden uzaklaşmak istediği zamanlar… İşte böyle bir anda ben de her şeyi geride bırakıp kendimi bulma yoluna koyuldum.Yolum daima pozitif olmadı ama neler yaptım bunları anlatmak istiyorum. Hani bu yazı pek bir şey anlatmayacak ama sanırım benim için yazmak çok önemli.

Gelelim neler yaptım…

Ben kendimi bildim bileli dünyanın en özgüvensiz kızı olmuşumdur. Hiçbir zaman böyle kendini öven kendiyle barışık tiplerden olamadım. Hep imrendim hep kıskandım böyle insanları. Ben kendimde iyi şeyler bulmak yerine hep kötü huylarıma odaklandım. Mesela şöyle söyleyeyim… Ben hep anneme benzememekten yakındım hayatım boyunca. Babamı sevmediğimden değil ama babamla pek anlaşamam ben. Yani kafa yapımız olsun huyumuz olsun zıttır. Yani en azından öyle sanıyordum. Ama babamda şikayet ettiğim ne huy var ise hepsine sahibim. Bunu uzunca bir süre kendime itiraf edemedim ama durup durup babam böyle olsa ne güzel olur dediğim şeyleri kendime de söylemeye başladım. Bir süre sonra evrene isyan da etsem küçük bir Bülent olmamla yaşamayı öğrendim. Sonra annemin kıskandığım özelliklerine odaklandım. Dünyanın en sessiz en sabırlı insanı… Hoş arada ben onu da delirtiyorum ama olsun…

Sonra bir de gözlem yapmaya başladım. İşe başladım. Çevremdeki her insanı herkesi inceledim. Hani böyle uzaylıların arasındaki tek dünyalı gibi onları okumaya çalıştım. Bunu yaparken pek zorlandım ama yaptım. Baktım ki insanlarda görüp hoşnut olmadığım bir kaç şey bende de var… Ve bunlarla yaşamam kabul edilemezdi. Bu yüzden de önce kendimle barışmaya karar verdim.Bir süredir kilo aldım ve herkesten kaçıp duruyorum. Arkadaşlarımla görüşmüyorum sevgilimin ailesiyle tanışmaktan kaçıyorum. Dedim ki dur Özlem. Utanılacak bir durum değil bu… Şimdi neden böyle düşündün ki zaten çok saçma diyebilirsiniz ama günümüz insanları günümüz medyası insana öyle şeyler aşılıyor ki… Kendinizi o şeylerden farklı görünce dışlanacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. Sizi bilmem ama ben böyle hissediyordum. Sonra bir de benim insanların fikirlerini inanılmaz düşünen bir yanım vardı. İşte insanlar ne der ne söyler gibi… Bir elalem takıntısıdır gidiyordu… Ki bu yüzden sürdürdüğüm öyle saçma arkadaşlıklar vardı ki… Sırf Özlem bizden koptu denmesin diye… Nelere katlandım,sustum. Hatta çoğu zaman salağa yatıp işin içinden kaçtım. Ama sonunda bunu da aştım. Yeni yıla girerken böyle hissettiğim her insandan kopacağıma kendime söz verdim. Bunu bu kadar istediğimi ve bunun beni ne kadar rahatlatacağını bilmiyordum ama yaptım.

Ki iyi ki de yaptım ♥

Bu tip şeylerin dışında elimi taşın altına koymaya karar verdim. İşteyken incelediğim insan profillerinden hareket ederek kendime dürüst bir yol haritası çıkardım. Baya baya kendimle konuşup Öz bak sen busun ama bu olsan daha iyi dedim… İradesizliğimi ve sorunlardan kaçma potansiyelimi ortadan kaldırdım. Ki insanlara karşı da daha dürüst oldum. Ben normalde her düşündüğümü dile getirmezdim ne uğraşıcam şimdi yanlış anlar derdim  ki bunu da geride bıraktım. Bir de en büyük sorunum olan ayarsız beklentilerimden vazgeçtim. Bir şeyi kusursuz yapmak uğruna yapmama durumum vardı benim. Zaten yapamayacaksın ne uğraşıyorsun modu da diyebiliriz ki onu da ortadan kaldırdım. Artık yapmış olmayı kusursuz olmasına tercih ediyorum. Bir de tahammül eşiği dediğim sorunum vardı. Onu da meditasyon ve insan insandır mottosuyla tolere etmeye başladım. Yani ben kendimi de parçalasam , bu nasıl olur diye evrene haykırsam da olacak olan olacak ve ben buna etki edemeyeceğim. En sevdiğim dizilerden biri olan Dark’ta geçen bir replikteki gibi değiştirebileceklerimi değiştirmeye çabaladım.

Bu mental şeylerin dışında yaşamsal şeylerimi de değiştirmeye başladım. Hep ekolojik ve minimal biri olmaya odaklıydım fakat bunu hiç bu kadar keskin hatlarla yapmamıştım. Mesela saçımı kendim kestim. Yani bunun minimal olmakla ne alakası var diyebilirsiniz ama benim için önemliydi. Kendi kendime yetme fikri… İlk başta çok iğrenç kestim ama sonrasında düzelttim. Ki ilk iğrenç kestiğim zaman bile hemen düzeltmek için kuaföre gitmedim. Bir kaç gün saçımı toplayıp balerin topuzu yaptım. Eşitsizlikler ortadan kalkınca bu saçımla da barışık olacağımı anladım. Bunun dışında saç boyama , modaya takılma tarzı şeyleri de kaldırdım. Sanırım 2 ay oldu ve çıkan minnoş sarı diplerime rağmen saçlarımı boyatmıyorum. Bu tip şeylerle harcadığım zamanla ne kadar çok şey yapabilirmişim onu anladım. Mesela artık daha çok okuyor daha çok izliyorum. Daha sakin daha huzurlu yaşıyorum. Bunlar benim değişimim ile alakalı kendi yorumlarımdı ama dedim ki ben bunları düşünüyorken benimle hemen hemen her gün beraber olan Onurcuma da bir sorayım. Ki sordum….

Onur’a göre de bu süreçte hayata karşı bakış açım değişmiş bu ne demek diye sorduğumda olgunlaştın dedi. İnsanları daha az umursuyorsun ve kendindeki yanlışları düzeltmeye odaklanıyorsun dedi. İrade konusunda da oldukça gelişim göstermişim.

Kısacası benim kendi adıma olan yorumum ve Onurcumun yorumu bu şekildeydi.Umarım sizlerde de işler yolunda gidiyordur. Ve son olarak bu kadar dürüst olarak yazdığım bu yazıda umarım demek istediklerimi en yalın haliyle anlatmışımdır.

Sevgiler Öz.

    ♥

Hangi Kitap Hangi Yayından Okunmalı?-3 (Ortaçağ ve Rönesans)

Bu blog yazımda sizlere Ortaçağ ve Rönesans dönemine ait okuduğum eserlerden bahsedeceğim. Çeviri bu tip eserlerde çok önemli ve o yüzden ben de sizlere kişisel deneyimlerimden yola çıkarak bu yazıyı hazırladım. Bu arada bunların çoğu okulda,derslerde bize söylenen eserlerden oluşuyor.

Gelelim neler bunlar?  Yine her zamanki gibi eserleri sıralarken bir önem ya da tarih sırasında bulundurmadığımı sizlere söylemek isterim.

Kitaplar

Ortaçağda Felsefe – Betül Çötüksöken ve Saffet Babür : Bu kitap hem Kabalcı hem de BilgeSu yayınlarından çıkmıştır. Bende ikisi de mevcut ve bir farkları yok. Her baskısı da okunabilir fakat Kabalcı baskısı eski olduğundan bulmak oldukça zor.

Ortaçağ Yazıları – Betül Çötüksöken  : Notus Yayınlarından çıkan bu eser de bir üstteki kitapta yer alan eserlere paralel olarak Betül hanımın notlarını içermekte.

Ortaçağda Felsefe – Etienne Gilson : Bu kocaman bir ansiklopedidir. Ortaçağ hakkında detaylı olarak bilgi verir. Sadece Kabalcı yayınlarından çıkmadır. Tamamını ben de okumadım ama William ve tikeller tümeller tartışmasını ben bu kitap sayesinde anlamıştım.

Ortaçağ’ı Düşlemek – Umberto Eco : Eco’nun ortaçağ hakkındaki makalelerini sunduğu bir eserdir bu… Sadece Can yayınlarından çıktı zaten… Genel olarak Can Yayınlarından çıkan Eco eserlerini Şadan Karadeniz çeviriyor ki ben çevirilerini oldukça başarılı buluyorum. Hani böyle havada kalan bir yer olmuyor.

Eco demişken devam edelim…

Ortaçağ Ciltleri – Umberto Eco : 4 ciltten oluşan bir seridir bu… İçinde Ortaçağ’a ait bulamayacağız hiçbir şey yok. Ben mimari ile alakalı olan cildi inceleme fırsatı bulmuştum fakat diğer ciltleri ben de okumadım ama okumak en istediğim şeylerden biridir. Bu eserler de sadece tek bir yayından çıkmış olup Alfa Yayınlarına aittir.

Gülün Adı – Umberto Eco : Bu kitap hakkında objektif olamayacağımı öncelikle belirtmek isterim. Kendisi en sevdiğim kitaplar arasında ilk 5 e girer. Çünkü kitap Aristotelesçi bakış açısıyla bilim ışığında giden bir cinayet soruşturmasını içeriyor. Bunu böyle basitçe yazmam üzdü fakat derinine bakıldığında kilise babalarının tutumu ve Ockhamlı William’ın sembolize edilmesi ile kusursuzlaştırılmıştır. Eserin sonunda da bize verdiği bir sürpriz vardır yazarın… Felsefe tarihinde hikayeleşmiş bir gizemi bizlere sunar… Neyse kitap hakkında çok konuştum. Gelelim özelliklerine bu eser de sadece Can Yayınlarından çıkma olup Şadan Karadeniz çevirisidir…

Novum Organum – Francis Bacon : BilgeSu Yayınlarından çıkan bir eserdir. Yeni Organum ismi ile de anılıyor. Bildiğim kadarı ile başka bir baskısı yok. Eğer var ise bana da söylerseniz mutlu olurum.

Bir Mutsuzluk Öyküsü – Petrus Abelardus : Remzi Yayınlarından çıkan bir eserdir. Bunun da bildiğim kadarı ile başka çevirisi yok yani en azından ben rastlamadım. Hatta bu baskısı da çok eskilerde olduğu için bulmak zor. Ben sanırım bu kitabı bir yerden alıp tarattım diye hatırlıyorum bende olması adına…

Varlık ve Öz Üzerine – Thomas Aguinas : Bu eserde tek çevirisi olan eserlerden. Sadece Say Yayınlarından var. Ve baskısı tükendiği için bulmak oldukça zor. Bende de bu baskısı var.

Gargantua -Francois Rabelais : Bu kitabımızın bir çok baskısı bulunuyor. Ben İş Bankası ve Say Yayınlarından olan çevirilerini edinmiştim. Fakat Say Yayınlarından olan çeviriyi okumadım. Bu yüzden de ikisi arasında kıyas yapamayacağım ama ben İş Bankası çevirisini oldukça sevdim. Bir de Everest Yayınlarından çıkma bir çevirisi varmış ama ona hiç rastlamadım.

Denemeler – Montaigne : Bu eser de maalesef çeviri çokluğundan harcanmıştır. Bir çok saçma sapan çevirileri ve özetleri bulunmakta. Benim sevdiğim 2 çeviri var. Bunlar da şu şekilde… İş Bankasından olan çeviri derleme denemelerden oluşmakta ki oldukça güzel. Diğeri de Say Yayınlarından çıkan ciltli seriler. Ciltten kastım dizi halinde ve kutulu satılan serisi yanlış hatırlamıyorsam 5 ya da 4 cilt olması gerek. Kitaplar Sakarya’da annemde olduğu için net olarak yorum yapamadım şu an… Ama çevirilerini çok da sevmemiştim. Bunu hatırlıyorum…

Deliliğe Övgü – Erasmus : Bu eserimiz de bir çok çeviriye sahip olup insanın kafasını karıştırmakta… Bende bu eserin 4 çevirisi var. Bunlar İş Bankası , Alfa Yayınları ve Kabalcı Yayınlarına ait olan… Kabalcı Yayınlarından çıkan ‘ farklı baskı olduğu için 4 kitabım var. Gelelim bunlar nasıl. Öncelikle Kabalcı’dan çıkan kitapları yorumlayayım.Bunlar sarı ve kırmızı kitap olarak ayrılıyor. Sarı kitap sadece türkçe çeviri barındıran bir eser . Kırmızı kitap ise bir kısmı orjinal dili bir kısmı türkçe çevirisi olarak tasarlanan Hümanitas Serisinden çıkma. Benim favorim kesinlikle kırmızı olan… Sanırım orjinal dilleri görmeyi seviyorum. İş Bankası ve Alfa’ya gelirsek de… Çeviriler kaliteli ama bir kez Kabalcı’dan okuyunca başka çeviri sevemiyorsunuz…

Prens – Niccolo Machiavelli : Bu eserin de okuduğum 2 çevirisi var benim … Hangisi güzel diyemeyeceğim çevirilerdi bunlar. Yani ikisi de güzeldi. Biri Can Yayınlarından diğeri de Alfa’dan olmak üzere okunabilir güzel eserdir. Bu arada ben geçenlerde bu kitabı Onurcuma okutmak istedim. Sıkıcı dedi okumadı… Buradan ifşa edeyim de azıcık utansın.

Güneş Ülkesi –

t more ütopya

 

Agora – Film incelemesi

Merhaba sizlere bu güzel mi güzel filmi anlatmak için oturdum yazının başına… Normalde okuduğumuz film yazılarından farklı bir yazı olacak … Size yönetmen ya da oyuncu kadrosundan bahsetmeyeceğim. İçinde bulunan durumlardan ve bence önemli kısımlarından bahsedeceğim…

Gelelim benim bu filmi nasıl keşfettiğime değer sorunu üzerine yaptığım okumaların var olan filmsel çekimlerini izlemeye çalışıyorken buldum bu filmi… Hani keşke de bulmasaydım diyorum… Ben sonunda pek üzüldüm.

Daha önce defalarca söylemişimdir hatta bence okumaktan da bıkmışsınızdır ama… Ben antik çağ dönemine hayranım. Pagan düşünce olsun , o dönemin insanları olsun… Ciddi anlamda seviyorum. Belki kadın olmamın verdiği rolden dolayı o dönem yaşasam adam yerine konmazdım ama yine de yaşamak isterdim. Bu ilgim yüzünden de o döneme oldukça hakim olmaya çabalıyorum. Fazla okumak fazla bilmek istiyorum…

Filme dönecek olursak film bence 2 bölüm halinde bize sunulmuş. İlk bölüm baş karakter HYPATİA’nın nasıl bir insan olduğunu anlamamız adına olan kısım… Açıkçası ben daha izlerken onun Yeni Platoncu olduğunu anlamıştım. Açıkçası bir zamanlar içimde fazla bir merak konusuydu bu… Plotinos bir filozof mu yoksa bize evren görüşü tanıtan bir adam mı diye… Bu merak da beni bu bağlamda araştırmalara itmişti… Sizlere bu akımı anlatıp sizi boğmak istemiyorum ama merak ederseniz bana mutlaka yazın… Anlatmaktan keyif ve onur duyarım.

Hypatia’nın karakterini yansıtan birinci kısım bana sürekli Marx’ın muhteşem sözünü hatırlatıyor… Ne bu söz Öz derseniz… DİN TOPLUMUN AFYONUDUR sözü… Gerçekten öyle değil de ne? Film dönemi bize sürekli paganlık ve tek tanrılı dinler arasında kalan çekişmeyi gösteriyor.  Antik Yunan hayranlığımdan mı bilmiyorum ama pagan düşüncenin insanın ufkunu açtığına inanıyorum ben. Khaos döneminde çıkan 3 kuşak tanrıları da baz alırsak bence mesajlar düzgün alınırsa cidden insan için oldukça güzel çıkarımlar yapmayı sağlıyor… Yani ben seviyorum.

Sanırım beni sinir eden durum paganları dışlarken ya da ezerken ya da öldürürken sürekli ama sürekli

GOT IS WITH US

demeleriydi?

 

Abi senin tanrın neden birine zülüm ederken senin yanında? Zaten yanındaysa da sıkıntı yok mu? Gerçekten insan aklı bunu idrak edemiyor mu? Kafamda deli sorular. Sonra sanırım beni en etkileyen repliklerden biri de YASA TEKTİR VE PAGANLARA ÖLÜM denmesiydi… Bu hemen aklıma Parmanides’i getirdi… Onun ontolojik sisteminde bunun izlerini görüyoruz. Ne demişti Parmanides ontolojisinde?  Töz tektir. Varlık var ise boşluk yoktur. Sanırım dinler arasındaki olay da bu hesap?

Ay neysee…

Filmde en çok ama en çok hoşuma giden nokta Hypatia’nın ona aşkını ilan eden adama verdiği hediyeydi… Çok fazla sahne sahne gitmek ve filmi izlemeyenler için ifşa etmek istemiyorum ama

O SAHNEYE B A Y I L D I M …

GERÇEKTEN HEM DE

İskenderiye kütüphanesinin yağmalandığı o sahnelerden bahsetmek dahi istemiyorum. Gerçekten istemiyorum… Aristoteles büstü yere düştüğü an inanır mısınız kalbimden bir parça koptu… Onu değil de beni alın dedim resmen…

Bir insan kitlesi düşünün ki kendinden olmayan bir inancı yok etmek için bir kütüphaneyi yağmalasın….

Ay neyse düşündükçe kalbim dayanmıyor.

Kütüphanenin yağlamalanması bana sürekli Gülün Adı kitabını hatırlattı… Ah ah ne güzel eserler var ama hepsini okuyacak ve izleyecek zamanımız yok… Keşke olsa… Resmen 24 saat yetmiyor biz insanlığa!

Film boyunca aklımda hep filozofun erdemiyle yaşaması düşüncesi oldu. Sokrates bu yüzden öldü ,  Hypatia bu yüzden öldü ? Peki ya biz ya bizler? Gerçekten de erdemimizle mi yaşıyoruz? Daha doğrusu yaşamayı deniyoruz…

Filmin ikinci bölümünde ise bize kütüphane yağmalanması sonrası palazlanan hristiyanlığın etkilerini görüyoruz… Mesela benim en ağrıma giden güzelim İskenderiye Kütüphanesi’nde hayvanların kalması olmuştu. Düşünsenize insanlığın en önemli miraslarından birinin yerinde koyunlar kalıyor? Hem de bir dinsel saçmalık yüzünden!

Dinlerin mürit toplamasını da pek güzel işlemişler filmde… Günümüz Türkiye’sinde bunun hala örneklerini görmekteyiz. Kömür olsun makarna olsun işsiz kişiye iş bulma olsun…

BEN FELSEFEYE İNANIRIM

Hypatia’nın bu sözü… Cidden ama cidden oldukça anlamlıydı. Kendisini dinsizlikle ve cadılıkla suçlayan kişilere verdiği bu cevap? Bilmiyorum her açıdan bakınca bu filmde karşımızda duran kadın bir filozoftu… Grekçesine gidersek philosophos yani bir bilgelik sevgisi taşıyandı…

Sonlarına geldiğimizde film bize değer felsefesi adına da eşsiz örnekler sundu…

Örneğin ‘tanrının sözlerine uymak iyidir’ değer yargısı bağlamında yargılanan Hypatia’nın yargılandığı ‘incil’ sözleri tamamen bir ezbere değerlendirmeydi… Aslına bakarsak manipülasyon olarak da nitelendirilebilir… Sonuçta söze kaynaklık eden kaynağı okuyan kişinin zihniyeti de belirlemiyor mu? Bu biraz algılıyan kişiyle de alakalı değil mi?

Ben Cyrill’den nefret ettim. Senin din adamlığına ben dedim… Koltuk sevdalısı bencil herif!

Ama ne dersem diyeyim geçmişte de gelecekte de olan bu olmayacak mı?

Olacak.

Ama yine de insan içinde tutamıyor değil mi…

Film sonuna geldiğimizde ben Hypatia’nın taşlanarak ölmesinin öne sürüldüğü anda dedim ki ben bunu izleyemem… Gözlerim dolu izlemeyeceğim dedim durdum… Kapadım gözlerimi ve sonunun geçmesini bekliyordum işte o anda insanın değerini düşürmeyen bir ölüm şeklini öne sürmek adına Davus geldi… Film boyunca kızıyordum ona ama sonunda ciddi anlamda bir teşekkür ettim… İnsan değerlerine bu kadar katkı sağlayan bir kadın vahşice öldürülmeyi hak etmiyordu…

Bu bağlamda ölüm sahnesi bana Fareler ve İnsanlar adlı eseri de hatırlattı… Orada da George , Davus ile aynı şeyi  yapmadı mı?

Yaptı.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sevgiler.

Öz.

 

Yahudi Soykırımından Bahsedilirken Bir Naziye Üzülmek? (Okuyucu romanın incelenmesi)

Merhaba…

Öncelikle verdiğim sözleri tutmak adına bilgisayar başına geçtim. Artık daha farklı içerikler üreteceğime ve bu içeriklerin özgünlüğüne önem vereceğime yeniden söz veriyorum!

Şimdi gelelim bu başlığın ne olduğuna… Bu yazımda sizlere Bernard Schlink’in Okuyucu adlı eseri ile bu eserden uyarlanan David Hare senaryosunun can verdiği filmin karşılaştırmasını yapacağız! Buna başlamadan önce tamamen amatör olduğumu ve bi eseri layığı ile eleştirecek biri olmadığımı söylemek isterim. Tamamen kendi fikirlerimden yola çıkarak sizlere bir şeyler yazıyor olacağım. Kitabın genel özelliklerine gelirsek İletişim Yayınlarından çıkan ve en önemli kısmı Cemal Ener çevirisine sahip olan bir eser bu! Cemal Ener’in çevirilerini bilmeyenleriniz için efsane eserleri çevirmişliği vardır. Bir kaçına değinecek olursam bunlar Tanner Kardeşler,Babaya Mektup.Gezinti….  olabilir. İlk aklıma gelenler bunlardı açıkçası… Eğer gerçekten ne okuduğunuza dikkat eden biriyseniz kitaplar kadar çevirmenlerine de önem vermelisinizdir. Ben ne insanlar görüyorum kült alman filozoflarını okuyorum diye story atarken leş çeviriler okuyup konudan alakasız olduklarını avaz avaz gözler önüne seriyor. Neyse dediğim gibi konuyu cidden eleştirecek biri değilim ama yine bazı salt bilgilere sahibim… Şimdi Sokratescim olsa derdi ki bir şeyi tam bilmeden yarım bilmek neye yarar? Ama olsundu…

Dönelim eserin içerikten bağımsız bilgilerine… 1995 yılında basıldı diye biliyorum. Ana dili almancadır. Hatta bu yüzden baş erkek karakterimizin adının telaffuzunda yanlışlıklar yapıyorum. Bizdeki Mikail ismine eş olan bir isim olan Michael benim sandığım gibi telaffuz edilmiyormuş. Ben ismin ingilizce söyleniş tarzına kayıyormuşum.Bu etimolojik konuyu da geçersek biraz da filminden bahsetmek istiyorum. Çünkü içerikleri hakkındaki yorumumu bu tip bilgilerden sonra vermek istiyorum. Başrollerde karşımıza Kate Winslet ve Ralph Fiennes çıkıyor. Voldemort’dan sonra onu böyle bi karakterde görmek bana biraz tuhaf geldi… Aslında Michael karakterinin sadece olgunluk dönemine can verse de genel bütünlük açısından beni şaşırttı. Gençlik kısımlarını da David Kross canlandırdı. Açıkçası başarılı mı başarısız mı oyunculuklar derseniz sadece ana kadın karakterimiz için yorum yapabilirim. Kate gerçekten rolünün hakkını vermiş. Kate demişken aslında bu filmin başrol kadın oyuncusunun belirlenmesi yılan hikayesine dönmüş. Bir çok oyuncu ile iletişim kurulsa da zamanlama problemi oluşmuş. Ama yine de ilk tercih olan Kate Winslet rolu kabul etmiş! İyi ki de etmiş… Aklıma gelenler arasında filme dair manasız olan tek şey yaşlandırma tekniğiydi. Gerçekten yalçın abiyle mi çalışıyorlar diye düşünmeden edemedim…

Gelelim hikayemize…

Hikayemiz Michael’in yolda rahatsızlanması ile başlıyor ve çok kötü olduğu o istifra ettiği o anda ana karakterimiz olan Hanna  yardımcı oluyor. Hanna çocuğun üzerindeki lekeleri temizlemesini sağlayıp çocuğu ailesinin evinin yakınlarına kadar bırakıyor. Bu kısımlar olurken açıkçası kitabın çok sıkıcı olduğunu düşünmüştüm. Betimlemeler ve kitabın tarzı beni cezbetmemişti. Ama sonralarındaki olaylar cidden ilgimi çekti.Michael , Hanna tarafından eve bırakıldıktan sonra uzun bir süre yaklaşık olarak üç ay evde hasta olarak tedavi görüyor. Ki bu zaman zarfında da evden dışarı çıkmayarak hatta çoğu zaman odasından çıkmayarak hayatına devam ediyor. İyileşme sürecinin bitimine az varken annesi tarafından ona yardım eden kadına bir çiçek götürmesi için teşvik ediliyor ve o da soluğu kadının evinde alıyor. Buradaki cümleler kitapta daha güzeldi filmde sanki biraz çocuğun duygusal durumundan uzak olarak yansıtılmış ama neyse… Bu arada belirtmedim ama karakterlerimizden kadın olanın yani Hanna’nın yaşı 36 , Michael ‘ın yaşı ise 16’dır. Ama Hanna onu görüntüsünden ötürü 18 falan sanmaktadır. Eseri okumayanlarınız diyecek ki Öz bu 2 yaşın ne önemi var ki bence de yok ama biz bu eseri kendi aramızda konuşuyorken bile o kısma takılan insanlar gördüm. Bu yüzden de size eksiksiz bi şekilde sunmak istiyorum yazımı. Eksiksizden çok yanlışsız demem daha doğru olur ama olsun…

Bunları geride bırakırsak Michael , annesinin sözüne kulak vererek kendisine yardım eden kadına teşekkür etmek amaçlı Hanna’nın evinin önünde kendini bulur. İşte bence hikayenin başladığı an da tam bu! Hanna onu evine davet ederek yaşlarının vermiş olduğu hissiyattan dolayı aldırış etmeden üstünü değiştirir. Bu sırada Michael Hanna’nın çoraplarını giymesinden etkilenerek karşı cinse olan isteklerinin farkına varır. Ve bu anda da utancından kadının evini terkeder. Daha sonra yaptığı bu davranışı geride bırakıp yeniden Hanna’nın evinin yolunu tutan Michael uzun bi süre apartmanın önünde bekler. Tam onun gelmeyeceğine karar vermişken Hanna elinde kömür kovalarıyla belirir. Ve Michael’ın da ona yardım etmesini ister. Michael yardım etmeyi kabul eder fakat kömürlükteki , kömürleri devirir ve üstünü başını kirletir. Yukarı çıktığında bu durumu gören Hanna onun temizlenmesi için banyoyu hazırlar. Bu sefer de Hanna duştaki Michael’a utangaç bakışlarla bakar. Burada utangaç kelimesini kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum ama kaçamak bakışmalar demek daha mı doğru olur emin olamadım. Bu banyonun sonrasında da ikilinin birbirlerini cinsel anlamda istediklerini görmüş oluyoruz. Sonralarda bu durum devam etmeye başlar. Hanna ve Michael birbirleriyle sevişen bir çifttir. Hatta bu durum Michael için türkçede karşılığını bulamadığım ama ingilizce var olan ‘making love’ durumuna dönüşür. Olaylar onun için sadece cinsellik taşımaz her buluşma her sevişme onun için duygusal boyutlara taşınır. Hanna onun ilk aşkıdır. Hatta sonunu söylemek gibi olmasın ama hayatı boyunca aşık olacağı tek kadındır. Bu buluşmalar Michael için anlamlandıkça hayatının odak noktası Hanna olmaya başlamıştır. Bu durumda beraberinde Michael’ın sosyal hayatını ve okul hayatını geride bırakmasına yol açmıştır. Hanna bu geride bırakma durumunu farkedince de aralarında bir sorun oluşmaya başlamıştır. Yanına gelmek adına okulu asmasını anlamladıramamıştır. Tüm bu olayların sonunda Michael okula yönelmeye başlamıştır. Daha sonraları aralarındaki ilişki bir araya geldikçe önce kitap okumaya daha sonra da sevişmeye dönüşmüştür. Michael bir sürü eşsiz edebi eseri Hanna’ya okumaya başlamış.Bu durum ikisine de keyif vermeye başlamıştır. Ve ilişkileri bu şekilde devam etmiştir. Tüm bunlar devam ederken Michael’ın tatil dönemi için sevdiği kadınla bir tatil planı hazırlamaktadır. Planları bisiklet ile seyahat edip gezmektir. Bu kısmı bence filmde çok fazla bize yansıtılmamıştı. Otel odasında kahvaltılık şeyler almak için Hanna uyurken çıkan Michael ona uyanınca okuması için bir not yazar. Fakat Hannah okuma yazma bilmediği için bu notu okuyamaz ve deliye döner. Çocuk olarak adlandırdığı Michael’ın nerede olduğunu düşünmekten kendini alamaz. Keşke bu kısım filmde de karşımıza çıksaydı dedim….

Kendimi çok özet yazar gibi hissettim ama olsun… Bundan sonrasında olan olaylar biraz karmaşıktır. Hanna iş yerinden terfi alır ve okuma yazma bilmiyor olması ortaya çıkacak diye kaçmaktadır. Hanna için hayattaki değerli şeylerden biri okuma yazma bilmektir. Böyle bir şeyden yoksun olmak onun değer yargısınca kötüdür ve bunu ortaya çıkartmak istemez. Biletçilik yaparken okuma yazma bilip bilmediğinin bir önemi yoktu ama iş yeri ona masa başı bir iş teklif ettiğinde ise her şeyi geride bırakmak Hanna için tek çıkar yol olmuştur. Hanna’nın  gidişinden sonra daha karamsar daha içine kapanmış bir Michael görürüz. Okul hayatına devam eder ve aradan geçen yılların sonunda yeni bir hukuk öğrencisi olarak karşımıza çıkar. Seçtiği bir ders sonucu hocaları onları bir davayı izlemeye götürür. Bu dava sıradan bir dava değildir. Bir sürü insanın yakıldığı yani diri diri yakılmasına musama gösteren insanların yargılandığı bir davadır. Bu yargılanan insanlar da sslere ait toplama kamplarında gardiyan olan bir takım insanlardır. Bunlardan biri de Hanna’dır. Hanna bütün suçu yapmakla yani karar merceği olmak ile yargılanır. Onu ilk davada sanık sandalyesinde tanıyan Michael’ın dünyası başına yıkılır. Karşısında böyle bir suçtan yargılanan kişi hayatının aşkı Hanna’dır. Filmde en çok eleştirdiğim nokta da kesinlikle Hanna’nın yaşlandırılmasıdır. Gerçekten ama gerçekten filmin ruhuna bir hakaretti…

Filmin ya da kitabın ana kısmı kesinlikle ama kesinlikle mahkeme sahneleridir. Buradaki diyaloglar her anlamda ders çıkarılabilecek şeyler içerir. Buraya kadar çok detaylı anlatmış olsam da bu kısımda biraz gizemli kalmak ve sizleri de bu esere yöneltmek istiyorum. Benim için mahkeme sahneleri 3 ana hatta sahip. Bunlardan ilki kesinlikle Michael’ın eylemlerinden oluşan kısım. Bir yanda böyle bir suçla suçlanan bir kadın var ki bu kadın sıradan bir kadın değil ve sizin için özel biri. Ama bir yandan da aranızdaki tanışma geçmişi var? Ve onun bu suçta karar merceği olmadığını kanıtlama şansınız var? Siz olsanız ne yapardınız? İşte beni en çok şaşırtan hatta üzen kısımlarından biri buydu. Günümüzde avukatlar hukuksal yetkinliklerini alırken yemin ederler. Evet Michael bir avukat değildi ama sonuç olarak o yönde eğitim alacak biriydi ve bence gerekeni yapmadı? İkinci olarak da yargılayan insanların tutum ve davranışlarına takıldım. Evet insanların temel haklarından biri yaşama haklarıdır. Bir çok inanca göre de tanrının verdiği canı yaratılmış insanın alması yasaktır. Ama yine de insan kendi canı söz konusu olduğunda karşısındaki yok etmelimidir? Bu doğal seçilim midir Darwin’in değimiyle? Bunlara nereden geldik Öz derseniz Hanna’yı yargılayan hakimlerden biri kendi canının tehlikede olduğunu bilsem böyle bir suçu işlemeni anlamlandırabilirim gibi bir cümle kuruyor. Hoş bu soru Hannah’nın hakime ya da yargıça siz olsaydınız ne yapardınız demesinden doğan bir cevap ama bence bunun da önemi yok. Bu suçlamaların dışında insanların yargılama yaparken ezbere değerlendirmeler yaptıklarının bazı örneklerini de bu kısımlarda görüyoruz. Örneğin Hanna’nın okuma yazma bilen mahkumları ayrı bir yerde tutması ve onlara kitap okutmasını uzunca bir süre Hanna’nın lezbiyen olduğunun sanılmasına yol açmış. Bu seçim sistemi de çok fazla insan olmasından dolayı gardiyanların aralarında , yeni gelecek mahkumlara yol açmak amaçlı yaptıkları infazlardan kaynaklanır. Bu da gardiyanların suçlamalarından biridir. Bu kısımlarda beni en çok etkileyen olay kesinlikle Hanna’nın tutumudur. Günümüzde insanların inandıkları şeyler için can verdiğine şahit oluyoruz. Kimileri kendilerine ait topraklara kavuşmak için canlı bombalar oluyor ya da kimileri inançları uğruna şehit adı altında kendi canlarını hiçe sayıyor. Ama siz ayıplanacak olduğunu düşündüğünüz bir şey için canınızı hiçe sayar mısınız? Açıkçası bir değer yargım için kendimi ölüme götüremezdim. Hanna okuma yazma bilmediği ortaya çıkmasın diye üstüne atılan suça göz yummuştur. Diğer gardiyanlar karar merceğinin Hannah olduğunu ve olaydaki tutanağı Hanna’nın yazdığını dile getirmiştir. Ağız birliğiyle dile getirdikleri bu yalana Hanna dur dememiş ve okuma yazma bilmemesine rağmen yazmadığı şeyi yazdım demiştir. Nazilere katılma sebebi de bence okuma yazma bilmediğinin ortaya çıkmayacağı bir iş olması durumudur. Gardiyanken masa başı bi işi olmayacağını düşünmüştür bence… İşte tam da bu yüzden bu kitapta ölen insanlardan hatta diri diri yakılan insanlardan çok bir Nazi gardiyanına üzüldüm ben. Etik midir bu yaptığın Öz derseniz?İnanın onu da başka bir zaman uzunca tartışmak isterim. Ama ben kitaptan bir çok anlamda etkilendim. Olaylar mahkemenin sonunda Hanna’nın uzunca bir yıl hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlansa da bence kilit noktası idam bile olsa kendi değer yargısına sıkı sıkıya bağlı olmasıydı…

Hapishanede geçen uzun yıllar sonucu kendi kendine okuma yazmayı öğrense de bu onun kaybettiği yılları geri getirmemiştir. Okuma yazma öğrenir öğrenmez yazdığı mektup da geçen ‘Thanks for the latest kid. I really liked it ‘ cümlesi yüzümde bir tebessüm bırakmıştır. ‘kid’ kelimesinin genel bağlamdaki etkisini düşünürsek bence harika bi metafordu…

Biraz sıkıcı biraz gizemli yazıma burada son veriyorum.

Umarım seversiniz.

Öptüm çok.

Öz.

 

Hangi Kitap Hangi Yayından Okunmalı-2 (Helenistik Dönem-Epikürousçuluk ve Stoacılık Bağlamında)

Merhaba!Yeniden yazı başına oturmak çok güzel! Sizlere söz verdiğim gibi çeviriler hakkında olan yazımın ikincisini yani Helenistik dönemi yazıyorum! Açıkcası ben bunları Helen Dönemine ait bir ders aldığım için okudum. Ama sonralarında da dönemi derinlemesine araştırdım. Stoa ve Epikürosçuluk bende oldukça merak yarattı. Umarım sizler de bu yazımdan ilham alıp o döneme ait eserlere bir göz atarsınız. Şimdiden söylemeliyim ki yazacağım ilk iki kitabın basımı yok. Ama merak ediyor ve okumak istiyorsanız bana mail atın! Elimde pdf olarak var ve sizlere ulaştırmaktan mutluluk duyarım!

                                                                         KİTAPLAR

Epiküros – Mektuplar ve Maksimler (Remzi)

Lucretius- Evrenin Yapısı( Turgut ve Tomris Uyar çevirisi)

Epiktetos-Söylevler (Divan Yayınları)

Cicero-Staocıların Paradoksları (İmge)

Seneca-Tanrısal Öngörü (Kabalcı-Alfa)

Seneca-Hoşgörü Üzerine (Doğu Batı)

Aurelius-Düşünceler (YKY)

Not: Bu serinin ilk yazısını yazarken bazı kitapları eklemeyi unutmuşum onları da bu yazıda paylaşmak istedim.

NTV yayınları Mitoloji (Başucu Kitapları Serisi)

Samih Rifat- Herakleitos (YKY) (Cogito)

Hesiodos- İşler ve Günler,Tanrıların Doğuşu (Say)

Üste yazdım ama yine de sona eklemek istedim bulamadığınız bir kitap olursa bana mail atmayı unutmayın!

krtyzlm@gmail.com

Sevgiyle kalın..

ÖZ.

Kindle nedir,nasıl kullanılır?

Bu yazıyı uzun zamandır yazmak istiyordum.Buna başlamadan önce sizlere bir açıklama yapmak istiyorum. Ben elde olmayan kitap mı olur ya… diyen insanlardandım!Gerçekten yani elektronik kitaplara oldukça karşıydım. Ama şimdi neden bu kadar geç aldım diyorum…

Neyse gelelim asıl konumuza.

Kindle Amazon’un elektronik kitap okuyucularına verilen isim. Bu sizin bir çok kitabı yanınızda taşımanıza olanak sağlayan bir cihaz. Açıkçası ben ilk başlarda ee Ipad de o işi yapıyor demiştim… Fakat kullanmaya başladıkça güzelliğini anlıyorsunuz. Ürünün bir çok seçeneği var. Ben bu zamana kadar iki tanesini denedim. Bunlar Voyage ve Paperwhite  modelleri. Az önce bir okuyucumdan cihazların şarjları hakkında çılgın bir soru aldım. Bir Youtube kanalı bir ay şarjlarının gittiğini sonrasında ise kullanılmadıklarını söylemiş. Öyle bir durum yok. Gayet diğer elektronik eşyalar gibi şarj olabiliyor. Ve zaten kitap okumuyorsanız da şarjı gitmiyor. Bu konuyu açıklamak isterdim ama teknolojik bilgim harika değil… Ama özet olarak sistemleri kullanıcı dostu olup sadece kitap okurken enerji harcamasını temel alan bir yapıda. Erkek arkadaşım cihazını çok kullanmadığı için 4 ayda bir falan şarj ediyor. Yoğun olarak kullanma yapmadığı zamanlar… Ben yoğun olarak kullandığım zamanlar da ise iki hafta da bir şarj ediyordum. Tabi ürünlerin özelliklerine göre de bu şarj durumu değişiyor. Aldığım diğer bir soru da ürünlerin arasındaki fiyat farkıydı. Dıştan aynı gözükseler de ışık ve hafıza özellikleri bakımından seçenekleri var. Işık ne Özlem derseniz de bazı kindlelar karanlıkta da okuma yapmanıza olanak sağlamak amaçlı ışığa sahip. Alacaksanız ışıklı bir model almanızı tavsiye ederim. Ben Kindle ne ya kitap mı o demiş biri olarak geç aldığım bu aleti asrın cihazı olarak kabul ediyorum. Çünkü hem taşımak için hafif olması hem de tüm kitaplarınızın yanınızda olmasına olanak vermesi harika. Ben bazen okulda hatırlayamadığım şeylere bakmama olanak vermesi sayesinde de Kindle’a övgüler düzüyorum. İmkanı olmayan taşınılamaz kitapların yanımda olması fikri kalp ben.

Gelelim en merak edilen sorulardan diğerine o kadar kitap elime nasıl geçti…Bu ülkede eskiden Meritokrası adında bir uygulama vardı. Ekşisözlük okurlarının birbirleriyle e-kitap paylaştığı bir uygulamaydı bu ki hala da Facebook’da bir grupları var. Bulamadığınız bir kitap olduğunda bir yazınızla size geri dönüş yapıyorlar. Açıkçası Meritokrasi’yi özlüyorum. Eskiden ne zaman aklıma gelse ay hangi kitaplar geldi ki bugün diyerek bilgisayarın başına geçerdim. Maalesef yine Macbook’a yüklemenin zor olduğu bir yapısı vardı sistemin ama Onur sağ olsun benim için bunu da yapmıştı. Dediğim gibi bilgisayar sistemleri ile bilgim kısıtlı ama kurtarıcı bir elektronik mühendisine sahibim.Sonrasında Hacettepe Üniversite’si ülkemizin en geniş e-kitap arşivine sahip buradan da aldığım çok kitap oldu. Elimde olan kitapları sizlerle de en kısa sürede paylaşmayı düşünüyorum. Hatta benden nasıl alabilirsiniz bu kitapları diye de araştırmaya başladım ama olayın hukuku boyutunu da düşünüyorum. Gelelim bu dosyaların Kindle için nasıl uyumlu hale geldiğine. Kindle dediğimiz cihazlar azw3 şeklinde olan dosyaları okuyor. Genelde bulunan kitaplar pdf ya da epub olduğundan bunları Calibre adını verdiğimiz bir programla istediğimiz formata dönüştürüyoruz. Mesela bu dönüşüm esnasında kitapların boyutlarında da oynama oluyor. Bellekte kapladıkları alandan bahsediyorum. Hem Macbook hem de Windows için uyumlu olan bu program ücretli ve ücretsiz olarak bulunabiliyor. Bu arada bahsetmeyi atladım ama Meritokrası dışında da bulduğum kaynaklar oldu bunlardan bazıları Yandex Disk ya da yabancı kitap sayfaları idi. Ama kendimin de satın aldığı kitaplar oldu. Hatta başıma gelen ilginç bir olaydır… İdefix sitesinden Pascal’ın Düşünceler kitabını aldım. Ama gelen kitap abuk subuk bir kitap oldu. İdefix’i aradım dedim bu e-kitap aldığım kitap değil değiştirin? Bana kalkıp normal kitap al değiştiremeyiz 3 liralık kitap için ne kadar konuştun dediler ve paramı iade etiler… Gerçekten acı ama gerçek yani. Sonrasında benim Kindleın Goodreads hesabıma bağlı ve cihazınıza bir kredi kartı tanımlarsanız Amazon’dan kitap almanıza olanak sağlıyor. Mesela dilimize çevrilmeden önce ilk çıktığı gün Cursed Child’ı almıştım ben. Hatta JK.Rowling’in Hogwarts tarihi için yazdığı kısa kitapları falan hep o sayede okudum. Bunun gibi bir sürü artı da var. Umarım yapmazsınız ama ben bir gün yanlışlıkla tüm kitaplarımı sildim. Amazon’dan aldığım kitaplar da silinince baya üzüldüm ama daha sonra Onur satın alınan kitapların geri getirilebileceğini bana öğretti yani olası durumlarda Amazon sizin için kitaplarınızı yedekliyor. Benim gibi beceriksiz kullanıcılar için harika bir özellik!Tamamen deneyimsel bu yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim!Acil olarak aradığınız bir kitap varsa bana yazabilirsiniz elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. Buraya böyle şeyler yazdıktan sonra bana gelen bazı cins mesajlar canımı sıksa da bence dünya okuyarak,birbirimizle paylaşarak güzelleşecek!

Sevgiyle kalın.

Öz.

Mail-krtyzlm@gmail.com.

Hangi Kitaplar Hangi Yayından Okunmalı? ( Pre-Sokratik Dönem )

Öncelikle günaydın!

Çeviriler konusunda yaşadığım zorlu sorunlar nedeniyle derste hocama isyan edip bize neden hangi çeviriyi okumamızı söylemiyorsunuz demiştim ve o da bana liste hazırla da sun demişti… Kendimce hazırladığım bu listeyi de sizlere sunmak istedim. Gerçekten bazı kitapların 7-8 çevirisini okudum. Acaba hangisi daha güzel diye ve bu listede kendim okumadığım hiçbir çeviri yok! Ki çoğu çeviriyi de hocamdan teyit ederek listemi oluşturdum.Umarım seversiniz.

Listem yer yer kronolojik gidiyor bu yüzden de Pre-Sokratik (Sokrates öncesi felsefi dönem) dönemden başlattım. Ki Antik Yunan benim en sevdiğim dönem olduğundan da listemde başı çekiyor!

KİTAPLAR

Sophokles’den olan  Kral Oidipus-Elektra-Antigone üçlemesini ben İş Bankası’ndan okudum. Çevirisini de oldukça sevdim ama alternatif olarak Remzi Yayınları’nın da çevirileri olabilir. Fakat Antigone adlı eserde Kemal Demirer çevirisi de önemli etik ve değer bağlamında okunabilecek bir çeviri.

Walter Kranz-Antik Felsefe zaten sadece Sosyal Yayınlar’da çıkan bir kitap. Bu da eksik bir kitap aslında… Orjinali ciltlerden oluşan kitap bizlere özetimsel olarak sunulmuş. Hayallerim arasında kitabın orjinal halini okumak var. Ben kitabın içindeki yapıyı çok sevdim. Bir çok filozof hakkında hem gerçekleri hem de rivayetleri barındırıyor. Galiba eşsiz diyebileceğim eserlerden biri…

Herakleitos-Fragmanlar

Pre-Sokratik dönemde en sevdiğim filozoflardan biri benim Herakleitos’tur! Onun o bakış açısı hayatta aldığı kararlar öyle eşsiz ki benim gözümde. Sonra Eris-Logos konusundaki temellendirmeleri falan.. Kitabın çevirisine gelirsek bende hem ALFA hem de Kabalcı Yayınları’ndan olan çevirisi mevcut. İkisini de oldukça seviyorum. Zaten Herakleitos olan bir şeyi sevmemem İMKANSIZ!

PLATON

En zorlandığım çevirilerden biri de Platon çevirilerine aittir. Çünkü cidden önüne gelen çevirmiş! Canım ülkemin çeviri için 14 kelime kotasını öngören anayasası durdukça daha birçok saçma salak çeviri yayınlanır. Bu 14 kelime de şöyle ben x kişisinin çevirisini çalıp kendim çevirdim desem en az 14 farklı kelime varsa sayfa başına anayasamız x kişisine Özlem çevirmiş bunu haksızsın diyor… En azından öğrenirken böyleydi anayasamızda madde değiştiyse bilemem. Ama hükümetin bu tip bir konuyu kale alıp madde değiştireceğini de pek sanmıyorum. Gelelim hangi kitabını hangi yayından okuduğuma…

Yasalar-Kabalcı

Diyaloglar-Remzi

Bunda bir açıklama getirmek istiyorum eskiden Remzi Yayınevi bu Platon diyoglarını kapsayan kitabı 2 cilt olarak çıkarıyormuş. Ama şuan tek cilt olmuş durumda ben uzun bi süre bunu anlamayıp her yerde ikinci cilt aradım ve sonunda internette araştırmayı akıl ettim… Neyse cahilliğimi de ifşa ettiğime göre devam edebiliriz.

Parmanides-İmge

Zaten sadece İmge’den çıkıyor diye biliyorum ama ben okuduktan sonra çevrildiyse bilemem ve biliyorsanız benle de paylaşın!

Sokratesin Savunması- İş Bankası-Kabalcı

Bu kitaptan abartısız bi 8-9 çeviri okudum! Beni en zorlayan eserlerden biri de bu olmuştur. Ama favorimi sorarsanız kesinlikle Kabalcı. Zaten felsefi kitaplarda seçenek olarak Kabalcı varsa benim elim başkasına gitmez. İçinde çevrilen her eserin hem orjinal dili bulunur hem de türkçesi. Benim için latince ve antik yunanca önemli olduğundan bunlara yöneliyorum ama orjinal dille ilgilenmiyorsanız iş bankası da orjinale en yakın olan çeviri.

Phaidon-Kabalcı

Açıkcası bu kitabın başka çevirisi var mı emin değilim ama Nazile Kalaycı çevirisi benim bebeğim olduğu için sadece bunu okudum. Anadili gibi antik yunanca konuşan ve fiziksel olarak da o dönem insanlarını andıran duruşu ile beni benden alan bir profesör.

İon-Kabalcı

Symposion(Şölen)-İş Bankası-Kabalcı

Ben bu kitabı yine ilk tercihim olan Kabalcı’dan okudum ama sonrasında ODTÜ felsefe bölüm başkanı ( sanırım şuan başkan değil ) Ahmet İnam’dan aldığım derslerde bize İş Bankası’ndan okuyun dediği için okumuştum. Açıkcası iki çeviri de güzeldi ama şöyle bir fark var. İş Bankası’nda olan eserde,içinde şölen diyaloguna bağlı olan bir başka diyalog daha ekli. Böylelikle konu bütünlüğü adına harika oluyor. Ben ayrı ayrı okumuştum diyalogları ama birbiri ardına okumak da harika imiş. Bu arada nasıl ODTÜ’den ders aldın sorusu gelir diye yazıyorum. Bunun hakkında bir yazı yazacağım. Ama kısaca değinirsem ben hayatım boyunca ODTÜ’de okumak istedim. Hani ODTÜ olsun kayda giderken ölsem umrumda değil diyordum. Sonuçta Ahmet İnam’dan,Mehmet Okyayuz’dan ya da ne bileyim David hocadan Teo hocadan ders almak istiyordum. HATTA BU YÜZDEN BU HOCALARIN ÖĞRENCİSİ OLAN HERKESİ KISKANIRIM!

UMAG yani Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Ankara’da olanlar için alanında önemli olan bu isimlerden dersler açıyor ve size diploma veriyor. Ben de onlardan ders alan sanslı isimlerden biriyim. Bu dersler benim için çok özel ve sizlerle de paylaşmak için sabırsızlanıyorum!

Devlet-İş Bankası

Not: Bazı diyalogları isim isim ayırsam da Remzi’den çıkan diyaloglar kitabı bütün eserlerini kapsar Platon’un yani eserleri derken diyaloglarını.

ve gelelim Aristoteles bebeğime….

Biliyorsunuzdur artık kendisine aşığım!

Metafizik-Sosyal Yayınlar-Pinhan

Üzülerek söylesem de bu kitabın düzgün çevirisi yok. Ama Ahmet Arslan çevirisi yerine Gurur Sev çevirisi almanızı önermekle yetineceğim. Tabi ki Ahmet Arslan kötüdür demiyorum demek de haddim değil zaten ama benim Aristoteles görüşüme göre bu çeviri daha yerinde.

Nikomakhos’a Etik- BilgeSu Yayınları

Kategoriler-İmge

Gökyüzü Üzerine-BilgeSu

Politika-Remzi

Poetika-Can-Remzi-İş Bankası

Diğer kitapları hakkında kesin konuşamayacağım için listeme eklemek istemedim. Bu yazımın devamı olacak şimdilik sadece Pre-Sokratik dönemden Aristoteles’e kadar olan kitapları ele aldım. Umarım sever ve faydalı bulursunuz! Bundan sonra gelecek başlıklar şu şekilde olacak

Helenistik Dönem

Ortaçağ

17.yüzyıl

18.yüzyıl

19.yüzyıl

Popüler Felsefe Kitapları

Kitapları okursanız bana yazmayı unutmayın!

Sevgiyle Kalın

Öz.