Agora – Film incelemesi

Merhaba sizlere bu güzel mi güzel filmi anlatmak için oturdum yazının başına… Normalde okuduğumuz film yazılarından farklı bir yazı olacak … Size yönetmen ya da oyuncu kadrosundan bahsetmeyeceğim. İçinde bulunan durumlardan ve bence önemli kısımlarından bahsedeceğim…

Gelelim benim bu filmi nasıl keşfettiğime değer sorunu üzerine yaptığım okumaların var olan filmsel çekimlerini izlemeye çalışıyorken buldum bu filmi… Hani keşke de bulmasaydım diyorum… Ben sonunda pek üzüldüm.

Daha önce defalarca söylemişimdir hatta bence okumaktan da bıkmışsınızdır ama… Ben antik çağ dönemine hayranım. Pagan düşünce olsun , o dönemin insanları olsun… Ciddi anlamda seviyorum. Belki kadın olmamın verdiği rolden dolayı o dönem yaşasam adam yerine konmazdım ama yine de yaşamak isterdim. Bu ilgim yüzünden de o döneme oldukça hakim olmaya çabalıyorum. Fazla okumak fazla bilmek istiyorum…

Filme dönecek olursak film bence 2 bölüm halinde bize sunulmuş. İlk bölüm baş karakter HYPATİA’nın nasıl bir insan olduğunu anlamamız adına olan kısım… Açıkçası ben daha izlerken onun Yeni Platoncu olduğunu anlamıştım. Açıkçası bir zamanlar içimde fazla bir merak konusuydu bu… Plotinos bir filozof mu yoksa bize evren görüşü tanıtan bir adam mı diye… Bu merak da beni bu bağlamda araştırmalara itmişti… Sizlere bu akımı anlatıp sizi boğmak istemiyorum ama merak ederseniz bana mutlaka yazın… Anlatmaktan keyif ve onur duyarım.

Hypatia’nın karakterini yansıtan birinci kısım bana sürekli Marx’ın muhteşem sözünü hatırlatıyor… Ne bu söz Öz derseniz… DİN TOPLUMUN AFYONUDUR sözü… Gerçekten öyle değil de ne? Film dönemi bize sürekli paganlık ve tek tanrılı dinler arasında kalan çekişmeyi gösteriyor.  Antik Yunan hayranlığımdan mı bilmiyorum ama pagan düşüncenin insanın ufkunu açtığına inanıyorum ben. Khaos döneminde çıkan 3 kuşak tanrıları da baz alırsak bence mesajlar düzgün alınırsa cidden insan için oldukça güzel çıkarımlar yapmayı sağlıyor… Yani ben seviyorum.

Sanırım beni sinir eden durum paganları dışlarken ya da ezerken ya da öldürürken sürekli ama sürekli

GOT IS WITH US

demeleriydi?

 

Abi senin tanrın neden birine zülüm ederken senin yanında? Zaten yanındaysa da sıkıntı yok mu? Gerçekten insan aklı bunu idrak edemiyor mu? Kafamda deli sorular. Sonra sanırım beni en etkileyen repliklerden biri de YASA TEKTİR VE PAGANLARA ÖLÜM denmesiydi… Bu hemen aklıma Parmanides’i getirdi… Onun ontolojik sisteminde bunun izlerini görüyoruz. Ne demişti Parmanides ontolojisinde?  Töz tektir. Varlık var ise boşluk yoktur. Sanırım dinler arasındaki olay da bu hesap?

Ay neysee…

Filmde en çok ama en çok hoşuma giden nokta Hypatia’nın ona aşkını ilan eden adama verdiği hediyeydi… Çok fazla sahne sahne gitmek ve filmi izlemeyenler için ifşa etmek istemiyorum ama

O SAHNEYE B A Y I L D I M …

GERÇEKTEN HEM DE

İskenderiye kütüphanesinin yağmalandığı o sahnelerden bahsetmek dahi istemiyorum. Gerçekten istemiyorum… Aristoteles büstü yere düştüğü an inanır mısınız kalbimden bir parça koptu… Onu değil de beni alın dedim resmen…

Bir insan kitlesi düşünün ki kendinden olmayan bir inancı yok etmek için bir kütüphaneyi yağmalasın….

Ay neyse düşündükçe kalbim dayanmıyor.

Kütüphanenin yağlamalanması bana sürekli Gülün Adı kitabını hatırlattı… Ah ah ne güzel eserler var ama hepsini okuyacak ve izleyecek zamanımız yok… Keşke olsa… Resmen 24 saat yetmiyor biz insanlığa!

Film boyunca aklımda hep filozofun erdemiyle yaşaması düşüncesi oldu. Sokrates bu yüzden öldü ,  Hypatia bu yüzden öldü ? Peki ya biz ya bizler? Gerçekten de erdemimizle mi yaşıyoruz? Daha doğrusu yaşamayı deniyoruz…

Filmin ikinci bölümünde ise bize kütüphane yağmalanması sonrası palazlanan hristiyanlığın etkilerini görüyoruz… Mesela benim en ağrıma giden güzelim İskenderiye Kütüphanesi’nde hayvanların kalması olmuştu. Düşünsenize insanlığın en önemli miraslarından birinin yerinde koyunlar kalıyor? Hem de bir dinsel saçmalık yüzünden!

Dinlerin mürit toplamasını da pek güzel işlemişler filmde… Günümüz Türkiye’sinde bunun hala örneklerini görmekteyiz. Kömür olsun makarna olsun işsiz kişiye iş bulma olsun…

BEN FELSEFEYE İNANIRIM

Hypatia’nın bu sözü… Cidden ama cidden oldukça anlamlıydı. Kendisini dinsizlikle ve cadılıkla suçlayan kişilere verdiği bu cevap? Bilmiyorum her açıdan bakınca bu filmde karşımızda duran kadın bir filozoftu… Grekçesine gidersek philosophos yani bir bilgelik sevgisi taşıyandı…

Sonlarına geldiğimizde film bize değer felsefesi adına da eşsiz örnekler sundu…

Örneğin ‘tanrının sözlerine uymak iyidir’ değer yargısı bağlamında yargılanan Hypatia’nın yargılandığı ‘incil’ sözleri tamamen bir ezbere değerlendirmeydi… Aslına bakarsak manipülasyon olarak da nitelendirilebilir… Sonuçta söze kaynaklık eden kaynağı okuyan kişinin zihniyeti de belirlemiyor mu? Bu biraz algılıyan kişiyle de alakalı değil mi?

Ben Cyrill’den nefret ettim. Senin din adamlığına ben dedim… Koltuk sevdalısı bencil herif!

Ama ne dersem diyeyim geçmişte de gelecekte de olan bu olmayacak mı?

Olacak.

Ama yine de insan içinde tutamıyor değil mi…

Film sonuna geldiğimizde ben Hypatia’nın taşlanarak ölmesinin öne sürüldüğü anda dedim ki ben bunu izleyemem… Gözlerim dolu izlemeyeceğim dedim durdum… Kapadım gözlerimi ve sonunun geçmesini bekliyordum işte o anda insanın değerini düşürmeyen bir ölüm şeklini öne sürmek adına Davus geldi… Film boyunca kızıyordum ona ama sonunda ciddi anlamda bir teşekkür ettim… İnsan değerlerine bu kadar katkı sağlayan bir kadın vahşice öldürülmeyi hak etmiyordu…

Bu bağlamda ölüm sahnesi bana Fareler ve İnsanlar adlı eseri de hatırlattı… Orada da George , Davus ile aynı şeyi  yapmadı mı?

Yaptı.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sevgiler.

Öz.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.