Yahudi Soykırımından Bahsedilirken Bir Naziye Üzülmek? (Okuyucu romanın incelenmesi)

Merhaba…

Öncelikle verdiğim sözleri tutmak adına bilgisayar başına geçtim. Artık daha farklı içerikler üreteceğime ve bu içeriklerin özgünlüğüne önem vereceğime yeniden söz veriyorum!

Şimdi gelelim bu başlığın ne olduğuna… Bu yazımda sizlere Bernard Schlink’in Okuyucu adlı eseri ile bu eserden uyarlanan David Hare senaryosunun can verdiği filmin karşılaştırmasını yapacağız! Buna başlamadan önce tamamen amatör olduğumu ve bi eseri layığı ile eleştirecek biri olmadığımı söylemek isterim. Tamamen kendi fikirlerimden yola çıkarak sizlere bir şeyler yazıyor olacağım. Kitabın genel özelliklerine gelirsek İletişim Yayınlarından çıkan ve en önemli kısmı Cemal Ener çevirisine sahip olan bir eser bu! Cemal Ener’in çevirilerini bilmeyenleriniz için efsane eserleri çevirmişliği vardır. Bir kaçına değinecek olursam bunlar Tanner Kardeşler,Babaya Mektup.Gezinti….  olabilir. İlk aklıma gelenler bunlardı açıkçası… Eğer gerçekten ne okuduğunuza dikkat eden biriyseniz kitaplar kadar çevirmenlerine de önem vermelisinizdir. Ben ne insanlar görüyorum kült alman filozoflarını okuyorum diye story atarken leş çeviriler okuyup konudan alakasız olduklarını avaz avaz gözler önüne seriyor. Neyse dediğim gibi konuyu cidden eleştirecek biri değilim ama yine bazı salt bilgilere sahibim… Şimdi Sokratescim olsa derdi ki bir şeyi tam bilmeden yarım bilmek neye yarar? Ama olsundu…

Dönelim eserin içerikten bağımsız bilgilerine… 1995 yılında basıldı diye biliyorum. Ana dili almancadır. Hatta bu yüzden baş erkek karakterimizin adının telaffuzunda yanlışlıklar yapıyorum. Bizdeki Mikail ismine eş olan bir isim olan Michael benim sandığım gibi telaffuz edilmiyormuş. Ben ismin ingilizce söyleniş tarzına kayıyormuşum.Bu etimolojik konuyu da geçersek biraz da filminden bahsetmek istiyorum. Çünkü içerikleri hakkındaki yorumumu bu tip bilgilerden sonra vermek istiyorum. Başrollerde karşımıza Kate Winslet ve Ralph Fiennes çıkıyor. Voldemort’dan sonra onu böyle bi karakterde görmek bana biraz tuhaf geldi… Aslında Michael karakterinin sadece olgunluk dönemine can verse de genel bütünlük açısından beni şaşırttı. Gençlik kısımlarını da David Kross canlandırdı. Açıkçası başarılı mı başarısız mı oyunculuklar derseniz sadece ana kadın karakterimiz için yorum yapabilirim. Kate gerçekten rolünün hakkını vermiş. Kate demişken aslında bu filmin başrol kadın oyuncusunun belirlenmesi yılan hikayesine dönmüş. Bir çok oyuncu ile iletişim kurulsa da zamanlama problemi oluşmuş. Ama yine de ilk tercih olan Kate Winslet rolu kabul etmiş! İyi ki de etmiş… Aklıma gelenler arasında filme dair manasız olan tek şey yaşlandırma tekniğiydi. Gerçekten yalçın abiyle mi çalışıyorlar diye düşünmeden edemedim…

Gelelim hikayemize…

Hikayemiz Michael’in yolda rahatsızlanması ile başlıyor ve çok kötü olduğu o istifra ettiği o anda ana karakterimiz olan Hanna  yardımcı oluyor. Hanna çocuğun üzerindeki lekeleri temizlemesini sağlayıp çocuğu ailesinin evinin yakınlarına kadar bırakıyor. Bu kısımlar olurken açıkçası kitabın çok sıkıcı olduğunu düşünmüştüm. Betimlemeler ve kitabın tarzı beni cezbetmemişti. Ama sonralarındaki olaylar cidden ilgimi çekti.Michael , Hanna tarafından eve bırakıldıktan sonra uzun bir süre yaklaşık olarak üç ay evde hasta olarak tedavi görüyor. Ki bu zaman zarfında da evden dışarı çıkmayarak hatta çoğu zaman odasından çıkmayarak hayatına devam ediyor. İyileşme sürecinin bitimine az varken annesi tarafından ona yardım eden kadına bir çiçek götürmesi için teşvik ediliyor ve o da soluğu kadının evinde alıyor. Buradaki cümleler kitapta daha güzeldi filmde sanki biraz çocuğun duygusal durumundan uzak olarak yansıtılmış ama neyse… Bu arada belirtmedim ama karakterlerimizden kadın olanın yani Hanna’nın yaşı 36 , Michael ‘ın yaşı ise 16’dır. Ama Hanna onu görüntüsünden ötürü 18 falan sanmaktadır. Eseri okumayanlarınız diyecek ki Öz bu 2 yaşın ne önemi var ki bence de yok ama biz bu eseri kendi aramızda konuşuyorken bile o kısma takılan insanlar gördüm. Bu yüzden de size eksiksiz bi şekilde sunmak istiyorum yazımı. Eksiksizden çok yanlışsız demem daha doğru olur ama olsun…

Bunları geride bırakırsak Michael , annesinin sözüne kulak vererek kendisine yardım eden kadına teşekkür etmek amaçlı Hanna’nın evinin önünde kendini bulur. İşte bence hikayenin başladığı an da tam bu! Hanna onu evine davet ederek yaşlarının vermiş olduğu hissiyattan dolayı aldırış etmeden üstünü değiştirir. Bu sırada Michael Hanna’nın çoraplarını giymesinden etkilenerek karşı cinse olan isteklerinin farkına varır. Ve bu anda da utancından kadının evini terkeder. Daha sonra yaptığı bu davranışı geride bırakıp yeniden Hanna’nın evinin yolunu tutan Michael uzun bi süre apartmanın önünde bekler. Tam onun gelmeyeceğine karar vermişken Hanna elinde kömür kovalarıyla belirir. Ve Michael’ın da ona yardım etmesini ister. Michael yardım etmeyi kabul eder fakat kömürlükteki , kömürleri devirir ve üstünü başını kirletir. Yukarı çıktığında bu durumu gören Hanna onun temizlenmesi için banyoyu hazırlar. Bu sefer de Hanna duştaki Michael’a utangaç bakışlarla bakar. Burada utangaç kelimesini kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum ama kaçamak bakışmalar demek daha mı doğru olur emin olamadım. Bu banyonun sonrasında da ikilinin birbirlerini cinsel anlamda istediklerini görmüş oluyoruz. Sonralarda bu durum devam etmeye başlar. Hanna ve Michael birbirleriyle sevişen bir çifttir. Hatta bu durum Michael için türkçede karşılığını bulamadığım ama ingilizce var olan ‘making love’ durumuna dönüşür. Olaylar onun için sadece cinsellik taşımaz her buluşma her sevişme onun için duygusal boyutlara taşınır. Hanna onun ilk aşkıdır. Hatta sonunu söylemek gibi olmasın ama hayatı boyunca aşık olacağı tek kadındır. Bu buluşmalar Michael için anlamlandıkça hayatının odak noktası Hanna olmaya başlamıştır. Bu durumda beraberinde Michael’ın sosyal hayatını ve okul hayatını geride bırakmasına yol açmıştır. Hanna bu geride bırakma durumunu farkedince de aralarında bir sorun oluşmaya başlamıştır. Yanına gelmek adına okulu asmasını anlamladıramamıştır. Tüm bu olayların sonunda Michael okula yönelmeye başlamıştır. Daha sonraları aralarındaki ilişki bir araya geldikçe önce kitap okumaya daha sonra da sevişmeye dönüşmüştür. Michael bir sürü eşsiz edebi eseri Hanna’ya okumaya başlamış.Bu durum ikisine de keyif vermeye başlamıştır. Ve ilişkileri bu şekilde devam etmiştir. Tüm bunlar devam ederken Michael’ın tatil dönemi için sevdiği kadınla bir tatil planı hazırlamaktadır. Planları bisiklet ile seyahat edip gezmektir. Bu kısmı bence filmde çok fazla bize yansıtılmamıştı. Otel odasında kahvaltılık şeyler almak için Hanna uyurken çıkan Michael ona uyanınca okuması için bir not yazar. Fakat Hannah okuma yazma bilmediği için bu notu okuyamaz ve deliye döner. Çocuk olarak adlandırdığı Michael’ın nerede olduğunu düşünmekten kendini alamaz. Keşke bu kısım filmde de karşımıza çıksaydı dedim….

Kendimi çok özet yazar gibi hissettim ama olsun… Bundan sonrasında olan olaylar biraz karmaşıktır. Hanna iş yerinden terfi alır ve okuma yazma bilmiyor olması ortaya çıkacak diye kaçmaktadır. Hanna için hayattaki değerli şeylerden biri okuma yazma bilmektir. Böyle bir şeyden yoksun olmak onun değer yargısınca kötüdür ve bunu ortaya çıkartmak istemez. Biletçilik yaparken okuma yazma bilip bilmediğinin bir önemi yoktu ama iş yeri ona masa başı bir iş teklif ettiğinde ise her şeyi geride bırakmak Hanna için tek çıkar yol olmuştur. Hanna’nın  gidişinden sonra daha karamsar daha içine kapanmış bir Michael görürüz. Okul hayatına devam eder ve aradan geçen yılların sonunda yeni bir hukuk öğrencisi olarak karşımıza çıkar. Seçtiği bir ders sonucu hocaları onları bir davayı izlemeye götürür. Bu dava sıradan bir dava değildir. Bir sürü insanın yakıldığı yani diri diri yakılmasına musama gösteren insanların yargılandığı bir davadır. Bu yargılanan insanlar da sslere ait toplama kamplarında gardiyan olan bir takım insanlardır. Bunlardan biri de Hanna’dır. Hanna bütün suçu yapmakla yani karar merceği olmak ile yargılanır. Onu ilk davada sanık sandalyesinde tanıyan Michael’ın dünyası başına yıkılır. Karşısında böyle bir suçtan yargılanan kişi hayatının aşkı Hanna’dır. Filmde en çok eleştirdiğim nokta da kesinlikle Hanna’nın yaşlandırılmasıdır. Gerçekten ama gerçekten filmin ruhuna bir hakaretti…

Filmin ya da kitabın ana kısmı kesinlikle ama kesinlikle mahkeme sahneleridir. Buradaki diyaloglar her anlamda ders çıkarılabilecek şeyler içerir. Buraya kadar çok detaylı anlatmış olsam da bu kısımda biraz gizemli kalmak ve sizleri de bu esere yöneltmek istiyorum. Benim için mahkeme sahneleri 3 ana hatta sahip. Bunlardan ilki kesinlikle Michael’ın eylemlerinden oluşan kısım. Bir yanda böyle bir suçla suçlanan bir kadın var ki bu kadın sıradan bir kadın değil ve sizin için özel biri. Ama bir yandan da aranızdaki tanışma geçmişi var? Ve onun bu suçta karar merceği olmadığını kanıtlama şansınız var? Siz olsanız ne yapardınız? İşte beni en çok şaşırtan hatta üzen kısımlarından biri buydu. Günümüzde avukatlar hukuksal yetkinliklerini alırken yemin ederler. Evet Michael bir avukat değildi ama sonuç olarak o yönde eğitim alacak biriydi ve bence gerekeni yapmadı? İkinci olarak da yargılayan insanların tutum ve davranışlarına takıldım. Evet insanların temel haklarından biri yaşama haklarıdır. Bir çok inanca göre de tanrının verdiği canı yaratılmış insanın alması yasaktır. Ama yine de insan kendi canı söz konusu olduğunda karşısındaki yok etmelimidir? Bu doğal seçilim midir Darwin’in değimiyle? Bunlara nereden geldik Öz derseniz Hanna’yı yargılayan hakimlerden biri kendi canının tehlikede olduğunu bilsem böyle bir suçu işlemeni anlamlandırabilirim gibi bir cümle kuruyor. Hoş bu soru Hannah’nın hakime ya da yargıça siz olsaydınız ne yapardınız demesinden doğan bir cevap ama bence bunun da önemi yok. Bu suçlamaların dışında insanların yargılama yaparken ezbere değerlendirmeler yaptıklarının bazı örneklerini de bu kısımlarda görüyoruz. Örneğin Hanna’nın okuma yazma bilen mahkumları ayrı bir yerde tutması ve onlara kitap okutmasını uzunca bir süre Hanna’nın lezbiyen olduğunun sanılmasına yol açmış. Bu seçim sistemi de çok fazla insan olmasından dolayı gardiyanların aralarında , yeni gelecek mahkumlara yol açmak amaçlı yaptıkları infazlardan kaynaklanır. Bu da gardiyanların suçlamalarından biridir. Bu kısımlarda beni en çok etkileyen olay kesinlikle Hanna’nın tutumudur. Günümüzde insanların inandıkları şeyler için can verdiğine şahit oluyoruz. Kimileri kendilerine ait topraklara kavuşmak için canlı bombalar oluyor ya da kimileri inançları uğruna şehit adı altında kendi canlarını hiçe sayıyor. Ama siz ayıplanacak olduğunu düşündüğünüz bir şey için canınızı hiçe sayar mısınız? Açıkçası bir değer yargım için kendimi ölüme götüremezdim. Hanna okuma yazma bilmediği ortaya çıkmasın diye üstüne atılan suça göz yummuştur. Diğer gardiyanlar karar merceğinin Hannah olduğunu ve olaydaki tutanağı Hanna’nın yazdığını dile getirmiştir. Ağız birliğiyle dile getirdikleri bu yalana Hanna dur dememiş ve okuma yazma bilmemesine rağmen yazmadığı şeyi yazdım demiştir. Nazilere katılma sebebi de bence okuma yazma bilmediğinin ortaya çıkmayacağı bir iş olması durumudur. Gardiyanken masa başı bi işi olmayacağını düşünmüştür bence… İşte tam da bu yüzden bu kitapta ölen insanlardan hatta diri diri yakılan insanlardan çok bir Nazi gardiyanına üzüldüm ben. Etik midir bu yaptığın Öz derseniz?İnanın onu da başka bir zaman uzunca tartışmak isterim. Ama ben kitaptan bir çok anlamda etkilendim. Olaylar mahkemenin sonunda Hanna’nın uzunca bir yıl hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlansa da bence kilit noktası idam bile olsa kendi değer yargısına sıkı sıkıya bağlı olmasıydı…

Hapishanede geçen uzun yıllar sonucu kendi kendine okuma yazmayı öğrense de bu onun kaybettiği yılları geri getirmemiştir. Okuma yazma öğrenir öğrenmez yazdığı mektup da geçen ‘Thanks for the latest kid. I really liked it ‘ cümlesi yüzümde bir tebessüm bırakmıştır. ‘kid’ kelimesinin genel bağlamdaki etkisini düşünürsek bence harika bi metafordu…

Biraz sıkıcı biraz gizemli yazıma burada son veriyorum.

Umarım seversiniz.

Öptüm çok.

Öz.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.